More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Welcome to AtaturkspacesPhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

June 24

Basından 23.06.2006-ULUS

İMAM VE CEMAAT

 

Suay Karaman            Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

 

 

Bir televizyon programında iki türbanlı genç kızın Atatürk'ü değil, İran'a İslamcı rejimi getiren Humeyni'yi sevdiklerini söylemeleri toplumda büyük yankı uyandırmıştır. Atatürk'ü sevmemenin gerekçesi ise, padişahtan aldığı yetkiyi kötüye kullanarak laikliği getirmesiymiş. Ve bunun gibi daha bir sürü dayanaksız, tarihi çarpıtan yalan yanlış sözler..

 

Türkiye bu duruma birden bire gelmedi. Bu süreç Atatürk'ün ölümünden beri yaşanmaktadır. Anımsamakta yarar var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Ata'ya saygı durusunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok."  (12.5.1994 Hürriyet)  demişti.  Sayın Erdoğan'ın 1996 yılında yaptığı bir konuşma, 21 Ağustos 2001 tarihindeki tüm gazetelerde yayımlandı. Şimdi o konuşmadan alıntılara bakalım:  ''Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.."

 

"Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' lafı koskoca bir yalan!..  Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır."

 

Hizb-i İslami adı verilen örgütün başı ve dünyanın en çok aranan İslamcı teröristlerinden Gülbeddin Hikmetyar'ın dizinin dibinde resim çektiren imamların yönettiği ülkede, cemaatin her şeyi yapması, söylemesi doğaldır.

 

Atatürk ve laik cumhuriyet düşmanlığı, tarikat yuvalarında, yasa dışı kuran kurslarında, bazı imam hatip liselerinde ve özel eğitim kurumlarında gizli bir ders gibi öğrencilere aşılanmaktadır. Televizyon programındaki türbanlı genç kızların söyledikleri, gerçeklerle örtüşmemektedir. Bunlar aldıkları dinci eğitimin bir parçasıdır. Amaç Atatürk'ü değersiz göstermektir ve laik cumhuriyeti yıkmaktır. Eğer kafalarının içindeki karanlığı söküp atabilselerdi, bunların hepsinin yalan olduğunu Atatürk'ün "Söylev"ini okuyarak anlayabilirlerdi..

 

Bu sıkma başlı dinci sürülerinin, beyinlerini örten türbanın karanlığından çıkıp, gerçekleri görmeleri gerekir. Mustafa Kemal Atatürk'e her aklına gelenleri söyleyenler, nedense demokrasi getiriyorum diyerek Irak'ı yerle bir eden, camileri yakan ABD'ye bir şey söyleyemiyorlar. Cumhuriyeti ve laikliği sürekli eleştirenler, ABD'nin Irak'ı işgalini protesto edemiyorlar. Bunlar türban takarak, emperyalizmi ve yarattığı etkileri görmek istememektedirler. Türbanla sadece kafalarını değil aynı zamanda emperyalizmi de örtmektedirler.

 

Televizyonda bu olay yaşanırken, TBMM'de ise AKP'li bir Rize milletvekili, İsmet İnönü'nün millet düşmanı olduğunu haykırıyordu. Ülkemizi emperyalist işgalden, düşmandan kurtaranlar, millet düşmanı mı sayılıyor? Ülkeye demokratik ve laik bir cumhuriyet rejimi getirerek, yolu aydınlığa doğru olanlar millet düşmanı mı sayılıyor?

 

Kurtuluş Savaşını başaranlar içinde sahte evrak düzenlemekten mahkum olan var mıydı? Zimmetine para geçirmekten mahkum olan var mıydı? Rüşvet almaktan mahkum olan var mıydı? Kayıp trilyon davasından yargılanan var mıydı? Ülkesini emperyalist güçlere şikayet eden var mıydı? Ülkesini yabancılara pazarlamakla mükellef olanlar var mıydı? Ortaçağ karanlığını özleyenlerin, bunları iyi düşünmesi gerekir.

 

Atatürk'e, İsmet İnönü'ye hakaret edenler, millet düşmanı diyenler, kendi yaptıklarını ne zaman görecekler? Gördükleri zaman her şey çok mu geç olacak? Bu çapulculara  büyük ozan Nazım Hikmet gerekeni söylemiş; "Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman. Vatan ki o insanların evidir. Sevgilim, onlar vartana düşman.."

 

 

Ulus Gazetesi, 23 Haziran 2008.

May 18

19 Mayıs Atatürk' ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' mız kutlu olsun.

  Alıntı

19 Mayıs Atatürk' ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' mız kutlu olsun.

Millî Mücadelenin Atatürk tarafından dile gelen hikâyesinin ilk cümlesi, "1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım" ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919 Millî Mücadelenin fiilen başladığı tarihtir. 19 Mayıs bir başlangıçtır; fikir ve karar sahibi Atatürk'ün hedefine varan yolda ilk adımdır. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, "Mustafa Kemal'in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19'uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal'in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır."

Egemenlik(Hakimiyet); egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, uluslar arası hukukta da bağımsız bir gücü ifade eder.

Millî Egemenlik ise; bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.

Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Millî Egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir.

Millî Egemenlik, millet iradesini hakim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik rejimlerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar.

Millî Egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını etkileyebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük önemi sahiptir.

Atatürk'e göre Millî Egemenlik, devlet ve milletin mukadderatında amil ve hakim unsur olması gereken bir değerdir. Çünkü Millî Egemenlik, adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu, haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk, Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise; siyasî, sosyal ve ekonomik yönden, yabancı etkilerden uzak, millî iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır.

Atatürk,"Millî Hakimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar" ifadesiyle, Millî Egemenlik ilkesinin gücünü ortaya koyarak, devlet hayatındaki önemini vurgulamıştır.

Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının sonucudur. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Millî Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Atatürk, Samsun'a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, dinî ve batılı fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Millî Egemenlik ilkesini uygulamaya çalışmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken,Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur.

O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "... Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." 

Atatürk'ün Samsun'a varır varmaz, müfettişliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmek amacıyla hazırladığı 22 Mayıs 1919 tarihli rapor; Ordu müfettişinin birçok noktalarda, talimatın sınırını da aşarak, bütün memleket kaderi ile ciddi bir şekilde uğraştığını göstermektedir. Hazırladığı bu ilk raporunda Atatürk, Samsun bölgesindeki asayişsizliğin sebebinin Rumlardan kaynaklandığını, Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü olmadığını, Yunanlıların İzmir'i işgale haklarının bulunmadığını ve en önemlisi, milletin, millî egemenlik esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul ettiğini ve bunu gerçekleştirmeye çalışacağını belirtmiştir. Dolayısıyla Atatürk, milletin birlik ve beraberliği ile Millî Egemenlik ilkesini Millî Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretini vermiştir. Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden bu rapor, Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdır.

Atatürk, Samsun'un İngiliz işgalinde ve kıyıda bulunması ve civarındaki Rum çetelerinin faaliyetlerinden ötürü karargâhının içerde daha emin bir yere naklini gerekli görmüş ve 25 Mayıs 1919'da Havza'ya hareket etmiştir. Atatürk için artık tarihî görev başlamış bulunuyordu. Bundan sonra Osmanlı Devleti bir süre adeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Atatürk her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükümeti gibi halkı sükunete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle haberleşen,Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.

Nitekim, 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün memlekete, askerî ve mülkî amirlere, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği bir tamimle İzmir'in işgalini protesto için yurdun her tarafında mitingler yapılmasını, halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve bunu köylere kadar yaymalarını istedi. Bunun üzerine memleketin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak mitingler yapıldı. İstanbul'da altı miting, Anadolu'nun çeşitli şehir ve kasabalarında toplam 96 miting tertip edildi. 

İstanbul mitinglerine ve Atatürk'ün Havza'daki faaliyetlerine ilk tepki işgal makamlarının onu İstanbul'a geri çağırmaları olmuştur. Atatürk, o güne kadar"Ordu Müfettişi" sıfatı ile bütün kişisel ağırlığını koyarak hareket etmişti. Şimdi bu sıfatın tehlikeye düştüğünü görüyordu. Bu nedenle başlattığı eylemi kişisel olmaktan çıkarıp halka mal etmekte acele etmek gerekiyordu. Harbiye Nezaretine oyalayıcı bir cevap vererek 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gitti. Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Bey(Bele) ve Rauf Bey'in (Orbay) katkılarıyla 14 Haziran 1919'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde, Mustafa Kemal tarafından önceden hazırlanmış metnin üzerindeki çalışmalar tamamlanarak Millî Mücadele tarihimize Amasya Tamimi olarak geçen ilk önemli belge kabul edildi. Tamim, Konya'da bulunan 2.Ordu Müfettişi Cemal Paşa (Küçük, ya da Mersinli Cemal Paşa)ile Erzurum'da 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın da onaylamasından sonra 21/22 Haziran 1919'da tüm ilgililere duyuruldu.

Amasya Tamimi'nde dikkati çeken noktalar özellikle şunlardır. "Yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir" denilmekle, tehlike çanı çalmakta, alarm işareti verilmektedir. Tamimin ikinci maddesi birinciyi tamamlamakta İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konularak, bu durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır. Tamimde yer alan önemli bir hüküm de, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolasıdır. Millî Egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk İnkılâbının bir temel dayanağı olacaktır. Tamim, bölgesel değil, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.

Amasya Tamimi, Millî Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak plânı açıklamaktadır. Artık yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı ayaklanma başlamıştır. Nitekim Tamimle birlikte İstanbul'a gönderilen mektuplarda, artık İstanbul'un Anadolu'ya egemen değil, bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Ordunun Amasya'da alınan kararların uygulanması ile görevlendirilmesi artık ordunun da ihtilâlin içinde yer aldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tamim, millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine yeni bir düzeni öngörmektedir. "İstiklâl", bu yeni düzenin parolası, millî iradeye dayanan"Millî Hakimiyet" ilkesi de gücüdür.

Amasya Tamimi'nin bir diğer önemi de, Türk Milliyetçiliği akımının, inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik Amasya Tamimi'nden itibaren millî mücadelenin esası, özü, temel yapısı olmuş, milleti harekete getiren, ona millî şuur ve vicdanının sesini duyuran, politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.

Kısaca, Amasya Tamimi,Türk İnkılâp Tarihinde, hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından özel bir değer ifade eder.
Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamını taşıyan Millî Egemenlik ilkesinin, Millî Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.

Bu çerçevede, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresinde alınan kararlar arasında; "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastır" ibaresinin bulunması, bütün bu çalışmaların Türkiye'de Millî Egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı açıktır. Yine 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklâlimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi âmil ve Millî İradeyi hakim kılmak esastır" denilerek,Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu çerçevede, Atatürk'ün Sivas'ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Milliye ve Ankara'da çıkarttığı gazetenin adının da, Hakimiyet-i Milliye olması tesadüf değildir.

Türkiye'de Millî Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusan Meclisinde 28 Ocak 1920'de kabul edilen Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile her şeyden önce millî ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları çizilmekle birlikte Türkler, tam bağımsızlık şuuruna erişmişler ve millet olarak asgari haklarını istemişlerdir. Bu Misak (Ant), Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programını, millî hudutlarımızı daha geniş ve belirli kılarak tam bir hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtmuştur.

Misak-ı Millî'nin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek,Son Osmanlı Mebusan Meclisini de dağıtmışlardır. İstanbul'un işgaliyle birlikte Osmanlı Devleti'nin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Millî Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920'de bütün valilere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara'da "olağanüstü yetkilere sahip" yeni bir meclisin toplanmasını istedi.Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul'dan Ankara'ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da açıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk'e aittir.
Atatürk, T.B.M.M.'ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece T.B.M.M.'ne vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

Atatürk,Meclisin,Millî Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hakim olması gerektiğini de, yine mecliste yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir;"Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali'de temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir;Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir." (24)

19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla başlayan Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini gerçekleştirme çalışmaları, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla fiilen gerçekleşmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesinin 20Ocak 1921'de kabul edilen ilk Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleşme evreleri de tamamlanmıştır.
************************************************************************************************************************************
 
     
April 23

23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsun

 

Alıntı

23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsun
       
23 Nisan 1920 - 23 Nisan 2008
img87/5656/23nisanjj5.gif
 
23 Nisan
Kişisel Egemenlikten Milli Egemenliğe (*)
   Milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Atatürk'ün devlet anlayışının temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir. Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder.
Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile, yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık ilkesi gibi milli egemenlik de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça ortaya koyduğu, ısrarla vurguladığı bir temel ilkedir. Daha Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğünün ve milli bağımsızlığımızın korunması için, "kuvayı milliyeyi amil ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir. Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları söylemiştir:

   "Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz... Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik..."

   Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve temerküz eder (belirir ve toplanır)."
Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, o an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasalarımızdan da temelini oluşturmuştur.

   Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu sözler, bunun en güzel ifadesidir:

   "Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini aldı. Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisi'nizdir.

   Atatürk'e göre monarşik sistemlerde, "tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli telkinler karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lazım gelen ve kayıtsız şartsız gerekli, gökten inmiş iradeler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle idare ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti elbette felakettir, elbette musibettir". Atatürk'ün sözleriyle "yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi". Bu şahıs devleti, Türk toplumunun tabii gelişme sürecini tıkamış, onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini "halkın devleti"ne bırakmasına bağlıydı. Gene aynı yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İstanbul basın temsilcilerine şunları söylemiştir:

   Hadiseler ve tarihi tecrübelerimiz bize, milleti koyun sürüsü halinde keyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin elde edilişine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen idare tarzlarının artık memleketimizde tatbik yeri kalmadığını göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin, yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".

Atatürk'e göre milli egemenlik, sadece padişahlığın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır. "Türkiye devletinde ve türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır". Atatürk, milli egemenliği yeni devlet düzenimizin temeli olarak görür. Toplum ve devlet hayatının temel değerleri, ancak milli egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir: "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar".

   Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir: "Valdem bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur... Valdemin mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza ve müdafaası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun".

(*) Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN
 
 
 
                        Tıklayınız
   
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Tarihçesi (*)
   İstanbul'un işgalinden üç gün sonra, Atatürk ünlü 19 Mart 1920 tarihli bildiriyi yayımladı. Bildiride,"olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclisin Ankara'da toplanacağı, Meclis'e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçilerin en geç onbeş gün içinde yapılması gereği, kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu. Ayrıca, dağılan Meclis-i Mebusan'ın üyeleri de Ankara'daki Meclis'e katılabileceklerdi.
   Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş temelleri Ankara'daki bu ilk tarihi binada atıldı. Birinci Meclis Binası, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın yönetim yeri olarak pek çok tartışma ve millî kararlara sahne oldu: Bu yapı bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak, ilk yılların anılarını sergiliyor. İllerde seçilen temsilciler ve Meclis-i Mebusan'ın
bir kısım üyeleri Ankara'ya geldiler.
   Ankara'nın o günkü şartları içinde Meclis'in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı. Hazırlıklar tamamlanınca, Atatürk 21 Nisan'da yayınladığı ikinci bir bildiri ile, Meclis'in
23 Nisan günü toplanacağını ve açılış töreninin nasıl yapılacağını duyurdu.
   23 Nisan 1920 Cuma sabahı erken saatlerde, Ankara'da bulunan herkes Meclis Binası çevresinde toplandı. Halk, kendi kaderine sahip çıkmanın coşkusu içindeydi. Hacı Bayram Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, Meclis binası girişinde
gözleri yaşartan muhteşem bir tören yapıldı. Saat 13.45'de, Ankara'ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı.
   Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki konuşmayı yaparak Meclis'in ilk toplantısını açtı.
   "Burada Bulunan Saygıdeğer İnsanlar,
İstanbul'un geçici kaydiyle yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepimizce bilinmektedir. Bu duruma baş eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür ve başına buyruk yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu son derece ve kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlıyarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir. Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet Meclisi'ni açıyorum."
   Bu açış konuşmasında, millî egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da "Büyük Millet Meclisi" olarak konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Atatürk'ün tüm konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve ilk kez 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, "Türkiye Büyük Millet Meclisi" (TBMM) adı kalıcılık kazandı.
   TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Paşa'yı (Atatürk), başkanlığa seçti. Mustafa Kemal Paşa, kendi öncülüğünde kurulan TBMM'nin başkanlığını Cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürdü. TBMM, açılışından iki gün sonra, sadece yasama değil, yürütme gücüne de sahip olacak hukukî ve siyasî yapısını düzenleme çalışmalarına başladı.
Bu düzenlemeler, TBMM'nin tam bir güçler birliği ilkesini benimsediğini göstermişti.
   2 Mayıs 1920'de Bakanlar Kurulunun seçilmesi hakkındaki yasa çıkarıldı.
11 Bakandan oluşan "Meclis Hükümeti", 5 Mayıs'da TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında ilk toplantısını yaptı. TBMM'nin açılışı ile birlikte, millî egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti doğmuş oluyordu. Birinci TBMM'nin iki temel hedefi, kesin zaferi kazanmak ve yeni devletin otoritesini güçlendirmek, kalıcılığını gerçekleştirmekti. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu.
   3 Aralık 1920'de Ermenistan Cumhuriyeti ile imzalanan Gümrü Barış Andlaşması, TBMM'nin yaptığı ilk uluslararası andlaşmaydı. Böylece Doğu cephesi kapandı.
16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Andlaşması ile Rusya, yeni Türk Devletini ve Misak-ı Millî ilkelerini tanıdı. 6-11 Ocak 1921'de Birinci İnönü, 23-31 Mart 1921'de İkinci İnönü ve 13 Eylül 1921'de Sakarya Zaferleri sonucunda,
20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Andlaşması ile Fransızlar savaştan çekildi.
Aynı yılın sonunda İtalyanlar da TBMM hükümetiyle işbirliğine giriştiler.
1922 yılında, Yunanistan ve İngiltere dışında, TBMM, tüm ülkelerle iyi ilişkiler içindeydi,TBMM Orduları, 26 Ağustos 1922'de Büyük Zaferi kazandılar.
9 Eylül'de İzmir kurtarıldı.
   18 Eylül'de ise Anadolu'da hiçbir yabancı askerî güç kalmamıştı. Yeni Türk Devleti'nin bu başarıları karşısında İngiltere de dahil olmak üzere İtilaf Devletleri ile 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Doğu Trakya kurtuldu. İtilaf Devletleri, 27 Ekim'de Lozan'da barış görüşmelerinin yapılmasını kararlaştırdılar. Uzun süren görüşmeler sonunda 24 Temmuz 1923'de imzalanan Lozan Barış Andlaşması 24 Ağustos 1923'de TBMM'de onaylandı. Yeni Türk Devleti, askerî, siyasî ve ekonomik özgürlüğüne kavuştu.
 
(*) TBMM Web Sitesi'nden alınmıştır.
April 03

İstiklal Savaşımızın Son Gazisi Yakup Satar' ı kaybettik.

Allah gani gani rahmet eylesin.
Ruhu şâd, mekanı cennet olsun.
Adı üzerinde "İstiklal Savaşı".
Bir milletin bağımsızlığını elde etmek ve hür yaşamak için verdiği bir savaş.
Sonunda da kurulan "Cumhuriyet".
 
Ben, Sayın Yakup Dedemizi Cumhuriyetin son "gerçek bekçisi" olarak görüyordum.
Allah, Cumhuriyetimizi korumayı bizlere de nasip etsin.
 
*********************************************
 
Hacı Seyit Mahallesi'ndeki evinde kızlarıyla yaşayan gazi Satar saat 22.50 sıralarında hayata gözlerini yumdu.

Şanlı Mücadele'nin son kahramanlarından Yakup Satar, 1898 yılında Kırım'da doğdu.
Ailesiyle Eskişehir'e göç eden Satar, Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'na katılmasıyla
Basra Cephesi'nde savaştı. Sakarya Meydan Muharebesi'nde de düşmana karşı mücadele eden Satar,
savaş sonunda Eskişehir'e döndü.
 
Uzun süre çiftçilik yapan Satar, eşini kaybetmesinin ardından kızları Zekiye Tali ve Bedriye Kalaş ile yaşıyordu.
Satar'ın, 6 çocuğu, 50'ye yakın torunu bulunuyor.
 
Son 10 yıldır çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle evinden dışarı çıkamayan Gazi Satar,
geçen yıl dünyaya gelen bebeklerle torunlarının torunlarını görmüştü.
*********************************************************
 
Yakup Satar, özellikle gençlere şöyle sesleniyor:
“Bu vatanı almak için çok canlar verdik, kıymetini bilin, birbirinizi kırmayın.
Vatan sevgisi kadar insan sevgisi de önemlidir.
Türkler her zaman, her konuda birbirlerine destek vermelidir.”
 
************************************************************
 
 

Yemenide aşk var!

Kurtuluş Savaşı'nın son gazisi Yakup Satar... Onun hayatı torununa mucize yaşattı. Mucizenin başlangıcı ise Yakup Dede'ye Niyazi Bey'in verdiği yemeniydi... Yakup Dede, bu öyküyü torunu Nuran ve eşi Bekir'e anlatınca ortaya sıradışı bir aşk çıktı. Eşiyle tesadüf eseri tanışıp evlenen Bekir Ünver'in, Niyazi Bey'in torunu olduğu çıktı!...



Ayaklarına giyecek botları, yiyecek ekmekleri yokken kurtuluş destanı yazan 'Şu Çılgın Türkler'den biri de Eskişehir'in Hacı Seyit Mahallesi'nde yaşayan 112 yaşındaki Yakup Satar... Kurtuluş Savaşı'nın yaşayan son gazisi olan Satar, 1. Dünya Savaşı'nda Gizli Gaz Birliği'nde görevli olarak Bağdat'a gönderildi. Yakup Satar, ardından gönüllü olarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kulakları ağır işitmesine ve kendisine bakan kızı Zekiye Tali'nin yardımıyla yürümesine rağmen Yakup Dede, cephede geçen ve yaklaşık 8 yıl süren askerliğiyle ilgili anıları çok iyi hatırlıyor.

BAĞDAT'A GÖNDERİLDİ

Kurtuluş Savaşı'nın son tanığı olan Yakup Satar, Kırım'dan Eskişehir'e göç eden bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi ve babasının hayatını kaybetmesinin ardından çocukluk yıllarını ablalarının yanında geçiren Eskişehirli Yakup, 1. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında askere gitti. Acemi birliğinde görev yapmak için geldiği İstanbul'da Osmanlı'nın müttefiki Alman bir yüzbaşı tarafından 200 kişilik Gizli Gaz Birliği'ne seçildi. İstanbul yakınlarında eğitim aldıktan sonra birlik dörde bölündü ve bir kısmı Bağdat'a gönderildi. Gizli görev için gönderilen Yakup ve arkadaşları, silah kullanılmasının vazgeçilmesinin ardından İngilizler ile savaşmak için Basra'ya geçti. Esir düşeceklerini anlayınca silahlarının bir kısmını yaktı. Yakup ve arkadaşları silahların geri kalanını ise kırıp Dicle Nehri'ne attı. Çünkü Yakup Dede'nin deyimiyle, "Türk askerinin silahı, canından daha kıymetlidir."

YAYA DÖNDÜLER
Kolundan yaralandığı için bir süre hastanede tedavi gören Yakup, esir değişimiyle birlikte İstanbul'a gönderildi. Yaklaşık 22 gün süren yolculuğun ardından İstanbul'a gelen Yakup ve arkadaşları nöbetçi bir askerden "Ordu dağıldı, siz de evinize gidin" yanıtını aldıktan sonra memleketlerinin yolunu tuttu. Ancak hep birlikte Bilecik'e kadar yaya giden askerler, vatan savunması için cepheye gitmelerinden 3 yıl sonra neyle karşılaşacaklarını bilemezler. Eskişehir'e dönüşünde ablası tarafından karşılanan Yakup, tezkeresini almaya gittiğinde Anadolu'da direnişin başladığını öğrendi.

TEKRAR ORDUYA KATILDI

Askerlik şubesindekilerden, "Seni gökte ararken, yerde bulduk. İsmini Mustafa Kemal'in ordusuna yazıyoruz" şeklinde yanıt alan Yakup, gururla eve döndükten bir hafta sonra yeniden orduya dahil oldu. Yakup, orduya Polatlı'da girdikten sonra, burada Sakarya Meydan Muharebesi'ne katıldı. Kahramanlık destanı yazan Türk askerinin ne ayağına giyecek çarığı, ne de yiyecek ekmeği vardı. Ordu buradan önce Sivrihisar, sonra Seyitgazi ve Afyon'a doğru ilerledi. Polatlı yakınlarındaki çatışmada arkadaşlarının geri çekilmesinin ardından iki kurşun arasında kalan kahraman asker, kendisine "Yakup beni bırakma" diye yalvaran yüzbaşıyı dün gibi hatırlıyor ve hâlâ ona ne olduğunu merak ediyor. Yakup Dede, Kocatepe'de nöbetteyken kendilerini ziyarete gelen Atatürk'e dürbününü vermesini ve talim yaptıran İsmet Paşa'nın (İnönü) kendisine hediye ettiği sigarayı da hiç unutmadı.

'KARADA ÖLÜM YOK'
Eskişehirli asker Yakup, ordunun Sivrihisar yakınlarında verdikleri mola sırasında cebinde kalan son parasıyla ayağına giyecek bir şeyler bulmak için kasabanın yolunu tuttu. Yakup, yıllar sonra yollarının kesişeceği yemeniciyle Sivrihisar'da karşılaştı. Bulduğu ilk dükkanın kapısını çaldığında karşısına bir yemenici çıktı. Yakup, akşam vakti karşısında bir asker görünce şaşıran yemeniciye, "Korkma ben Mustafa Kemal'in askeriyim. Ayağıma giyecek hiçbir şeyim yok" dedi. Bunun üzerine yemenici Niyazi Bey de, dükkanındaki en güzel yemeniyi ona hediye etti. Yemeniyi sağlamlaştırmak için yanında iğne, iplik ve balmumu alan Yakup, teşekkür ederek arkadaşlarının yanına döndü. "Bana karada ölüm yok artık" diyen Yakup Dede, aradan yıllar geçmesine rağmen o yemeniciyi hiç unutmadı. Savaş sonrasında memleketi Eskişehir'e dönen Gazi, görücü usulüyle Meryem ile evlendi. Soyadı Kanunu çıktığında ticaretle uğraştığı için Satar soyadını alan Yakup, ailesinin geçimini sağlamak için fırıncılıktan şoförlüğe, bakkal dükkanından manav dükkanına kadar çok sayıda işte çalıştı. Yakup Dede'nin 1993 yılında kaybettiği Meryem Satar'dan 6 çocuğu dünyaya geldi. Kurtuluş Savaşı'nın ardından hayat mücadelesi ile tam 85 yıl geçti. Yakup Dede'nin torunları da artık evlenme çağına geldi. Eskişehir Devlet Hastanesi'nde çalışan doktor ağabeyini ziyarete giden Bekir, ilk görüşte gönlünü aynı hastanede memur olarak çalışan Nuran'a kaptırdı. Nuran da Bekir'in bu aşkını karşılıksız bırakmadı. Nuran ile Bekir, çok kısa sürede evlenmeye karar verdi ve soluğu nikah masasında aldı.

TORUNLARIN AŞKI

Bir bayram ziyaretinde yapılan sohbette sıradan başlayan bu aşkın altından ise sıradışı bir hikaye çıktı. Sohbet sırasında Yakup Dede, ordu Sivrihisar'dan geçtiği sırada kendisine yemeni hediye eden yemeniciyi anlatmaya başladı. Bekir Ünver, bu hikayeyi duyduğunda neye uğradığını şaşırdı. Çünkü Ünver'in dedesi Niyazi Bey, aynı yıllarda Sivhisar'da ayakkabıcılık yapan tek kişiydi. Yani Yakup Dede'ye yemeni hediye eden Niyazi Bey, Bekir Ünver'in dedesiydi. Böylece Kurtuluş Savaşı'nda karşılaşan Yakup Dede ile Niyazi Bey'in yolu aradan geçen uzun zamana rağmen ikinci kez kesişti.

GURUR VEREN HİKAYE
Nuran ile Bekir Ünver de aşklarının altından böyle bir hikaye çıktığı için gurur duydu. Ancak Yakup Dede, Niyazi Bey 1950 yılında hayatını kaybettiği için Kurtuluş Savaşı'nda kendisine bir çift yemeni hediye eden Niyazi Bey'i tekrar görememesinin büyük üzüntüsünü yaşadı.


Canan YILMAZ ( http://www.takvim.com.tr/2007/09/22/pap113.html )
 
**********************************************************
 
 
********************************************
 
     
 
 
March 04

Türk Kadını

  
 
 
Beste - Güfte: Mediha Şen Sancakoğlu

Atatürk'ün sayesinde
Özgürlüğün adımıyım
Türk anası pâyesinde
Aydın bir Türk kadınıyım

İster yetmiş olsun yaşım
İlerici ve çağdaşım
Yoksa haram olur aşım
Aydın bir Türk kadınıyım

Mukaddestir mücadelem
Yurt ağlarken nasıl güle'm
Son bulsun ıstırâp, elem
Aydın bir Türk kadınıyım

Allahımın izni ile
Hayatımı versem bile
Cahil diye düşmem dile
Aydın bir Türk kadınıyım

Şükür ben de Müslümanım
Tanrıya tamdır imânım
Türkiyeme kurban canım
Aydın bir Türk kadınıyım

Meş'aleyiz sönemeyiz
Başka rejim denemeyiz
Hilâfete dönemeyiz
Aydın bir Türk kadınıyım...
 
****
8.03.2008 Cumartesi, Saat 12:00 de çağlayanda buluşalım...
Not: Kadıköy Belediye otoparkından saat 10.30 da otobüsler kalkacaktır.
iletişim tlf : 336 41 82 -- 336 04 82

Onlar saygıyı fazlasıyla hak ettiler.

Onlar saygıyı fazlasıyla hak ettiler. Hayal aleminden uyanın artık..

Masa başında olmuyor bu işler.. Lütfen biraz izan biraz insaf..

Onlar Çamlıca tepesine mehtaba çıkmadılar..

Binlerce metre yükseklikte terörist kovaladılar.

Pikniğe de gitmediler vahşi doğada dere tepe aştılar iz sürdüler.

8 gün boyunca karla, kipiyle eksi 15 derecede dağda kaldılar.

Karın bel hizasında olduğu geniş araziye yayıldılar.

Generalinden erine operasyon yaya icra edildi.

Zifiri karanlıkta sarp kayalıklara birlikler indirildi.

PKK'lıların mağaralara can attığı ortamda, onlar gece gündüz yürüdüler..

Onların arabaları, cipleri yoktu. Çayır çimenlik arazide koşturmadılar.

Keçilerin bile yürüyemeyeceği,

insanın dağlara bakarken bile ürktüğü coğrafyanın tam ortasındaydılar.

Sırtlarında 35 kilo yük ellerinde buz kesen demirden silahlarla iz sürdüler..

Onlar saygıyı fazlasıyla hakettiler.

Masa başında ahkam kesenler için kolaydı operasyon..

Çocuk oyuncağıydı Kandil'e yürümek. Musul ve Kerkük zaten çantada keklikti.

Hayal dünyasında yaşayanlar için Zap bölgesi, bahçede ufak bir gezintiyle eşdeğerdi.

Ama öyle değildi gerçekler..

Özveriliydiler, gözlerini kırpmadan göreve koştular.

Yorgundular ama milyonların duasını arkalarına almışlardı.

O dualar sırtlarındaki yükü hafifletmişti.

Onlar verilen görevleri yerine getirmenin telaşı içindeydiler.

Hainler de beklemiyordu. Baskın yediklerinin farkındaydılar.

Hareket kabiliyetinin kısıtlandığı bir ortamdı.

Çetin kış koşullarında binlerce asker akmıştı aniden..

Bu fedakar evlatlar önünde saygıyla eğilin.

Lütfen ihtiram gösterin. Konuşurken bir değil bin kez düşünün.

Onlar bunu çoktan hakettiler.

-- alıntı --


Siyasal islamcılara,  işbirlikçi milliyetçilere
ve bölücülere karşı duracak bir grup kuruldu.

Aramıza katılın güç kazanalım.

DEMOKRATIZ-BİZ

Geçerli web adresi:
http://groups.google.com.tr/group/demokratz-biz

 

************************************************************************

 

‘Güneş’ harekatını başarıyla tamamlayıp dönen askerler Zap'ı anlattı

 Şenol ÇAKIR/ŞIRNAK, (DHA)

TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta terör örgütü PKK yuvalarına yönelik 8 gün süren ‘Güneş Harekatı’na katılan askerler yaşadıklarını anlattı. Telsiz frenkansına girip ‘Gidin buradan’ diyen PKK'lılara ‘Sizi almadan gitmeyiz’ yanıtını verdiklerini söyleyen askerler, harekat bölgesinde coğrafyanın ‘karakutu’, yüksek dağların ‘doğal kale’ ve mağaraların ise ‘labirent’ gibi olduğunu söyledi.

Kara harekatını başarıyla tamamlayıp dönen askerler, teröristlerin her türlü tuzaklarına karşı çetin bir mücadele ortaya koyduklarını söyledi. Olumsuz hava koşullarında dahi bölgeyi çok iyi bilen teröristlerle uzun süreli silahlı çatışmaya girdiklerini ifade eden askerler, bunu yaparken uykusuz geceler geçirdiklerini ve teröristlere ağır darbe vurduklarını ifade etti. Askerler şunları söyledi:

* PKK’lı teröristlerin saklandığı Irak’ın kuzeyindeki dağlar çok yüksek, derin vadiler bulunuyor. Vadilerin sağında ve solunda sayamadığımız kadar mağara var. Dağların zirvelerinde de PKK mevzileri de mevcut. Buraları uçaklarımız ve helikopterlerimiz bombaladı. Ardından güzergahta öncü kuvvetlerimiz emniyet görevi aldı. Sonra da o bölgeye çok dikkatli şekilde ilerledik.

* Kandil’den sonra PKK’lıların en önemli kamplarından olan Zap’a ilerlerken, bize pusu kuran teröristlerle çatışmaya girdik. Hava birden bozdu. Kar, tipiye dönüştü. Göz gözü görmüyordu. Üstüne üstlük bir de sis çökmüştü. Çatışma saatlerce sürdü. Burada PKK’ya ağır darbe vurduk.

* Teröristler zaman zaman bizim telsizin frekansına girip, bozuk bir Türkçe ile ‘Ne işiniz var burada, gidin’ diyorlardı. Biz de ‘Sizi almadan bir yere gitmeyiz’ cevabı veriyorduk. PKK’lılar şiddetli çatışmalarda sürekli başka bir gruba yardım çağrısı yapıyordu.

* Bölgeden kaçan PKK’lıların kullandığı mağaraların bazıları devasa boyutlarındaydı. İç bölümler labirent gibi karışıktı, tünelleri de vardı. Mağaranın ortasından küçük bir akarsu bile geçiyordu. Yani tam bir şehir gibi bir görünüme sahipti. Teröristler burayı terkedip kaçarken, geride silah ve yaşam malzemelerini bıraktı. Hepsini imha ettik.

* Irak’ın kuzeyindeki bölgeler sanki doğal bir kale görünümünde. Saklanabilecek, siper alınabilecek sayısız yer vardı. Dolayısıyla buraları sanki bir düz ova gibi, küçük tepecikli bir bölge gibi olduğunu sananlar var. Aksine, burası derin uçurumları, ürkütücü vadileri, yüksek dağları ve her türlü tuzakların kurulabileceği bir coğrafya. Orası göründüğü gibi değil.

 

Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=501607&Date=04.03.2008&ver=95

Biz, yıldırımlar yaratan bir ırkın torunlarıyız.

Biz, yıldırımlar yaratan bir ırkın *ahvadıyız...
 
(* torunlarıyız, soyuyuz )
 
 
 
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.


Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:
Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen,
Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.


Yüzyıllardır Harbiye bu orduya şan verir,
Çıkardığı dehalar semalara yükselir
Baştan başa tarihtir mektebin her zerresi
Sarsılmayan azminle çelik kal'alar erir.


Şahikalar üstünde meydan okur bu erler
Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler
Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
Tarihlere sorun ki bize "Ölmez Türk" derler.
(Harbiye Marşı)
Sözler Hüsnü Öncü' ye, bestesi Cevdet Şakir Çetiner' e aittir
February 22

Ülke bölünüyor!..

İşadamı Prof. Dr. Güntekin Köksal'dan Başbakan'a açık mektup


Sn. Recep Tayyip Erdoğan
T.C. Başbakanı
Başbakanlık/Ankara
Başbakan'a açık mektup

Sayın Başbakan,

Ben müsaadenizle önce kısaca kendimi tanıtayım. 77 yaşında bir işadamıyım.
Devlet bursu ile Avrupa'da okudum. Maden ve petrol konularında 2 master yaptım.
Yurda döndükten sonra 10 senesi Batman'da olmak üzere 17 sene TPAO'da çalıştım.
34 senedir de 1974'te kurduğum Pet Holding şirketlerini yönetiyorum.
SSCB, Almanya, Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Yemen'de başarılı yatırımlar yaptım.
Halen Türkiye, Kuzey Irak ve Yemen'de çok değerli sahalarda petrol üretimi yatırımlarım var.
Çeşitli konularda ilklere imza atan, girişken bir müteşebbisim.
Risk alırım. Memleketimi çok severim. Hiç sigortasız adam çalıştırmam, vergi kaçırmam...
Çok eski ve köklü bir aileden geliyorum.
Dedelerim, sadrazam, vezir, asker olarak ülkemize hizmet etmiştir.
Atatürk ve devrimlerine çok bağlıyım. Atatürk olmasaydı ve bu devrimleri yapmasaydı
bugün bizim dinimiz ve ismimizin de aynı kalması imkânı olmadığına inanırım.
Kısacası yüzde yüz bir Atatürk çocuğuyum.
Allah'a inancım tamdır. Allah'ın dürüst, çalışkan, doğru insanların daima yanında olduğuna
tecrübelerimle de inanırım. Türkiye'den kolay kolay vatan haini çıkmaz.
Sizin ülkenizi sevdiğinize ve kendi stilinizde ülkemizi kalkındırmaya çalıştığınıza inanıyorum.
Zeki, çalışkan ve çok karizmatik bir karaktere sahip olduğunuzu da biliyorum.
Ancak ülkenin bugünkü durumunu üzülerek söyleyeyim ki hiç iyi görmüyorum.
Hemen sinirlendiğinizi, kızdığınızı ve söylendiğinizi görüyorum.
Medyaya sinirli, sert, kırıcı beyanatlar veriyorsunuz.
Bir başbakanın her dakika sinirlenmeye hakkı yoktur. Ülke bölünüyor...
Biz ve onlar diyorsunuz. Bu ne demek?
Tarihimizde hiçbir başbakan halka böyle hitap etmemiştir. Kendinize hâkim olun!
Senelerce üniversitelerde hocalık yaptım. Konferanslar verdim.
Hâlâ da üniversitelerde konferanslar veririm. Babanız yaşındayım. Hocayım...
Bu yüzden hiçbir işadamının yapamadığı bu ikazları yapmaya hakkım var.
Küçük bir vakfımızda her sene 25-30 üniversite çocuğuna burs veririz.
Sayın Başbakan!
Müsaadenizle size birtakım tavsiyelerde bulunuyorum:
Bugün çok güçlüsünüz. Ya yarın? Allah bilir!!!
İnsanlar kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlarda en büyük hataları yaparlar.
Tarihte bu husus defaatla sabittir. Ancak şu atasözünü hiç unutmayın!
"Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var"
"Keskin sirke küpüne zarar verir!" Sinirlerinize hâkim olun!
Bağırıp çağırıp kötü konuşmayın. İnsan kalbi sırça gibidir. Kırdığınızda tamiri imkânsızdır.
Çok ağır konuşuyorsunuz.
Aydınlara, medyaya, yargıya, üniversitelere değer verin, görüşün, fikirlerini alın!
Onlar da bu memleketin çocukları!!!
Onların fikirleri, görüşleri, bilgileri, tavsiyeleri etrafınızdaki çok kişiden daha değerli olabilir.
Her güçlü kişinin etrafının "evet efendimciler", "dalkavuklar" tarafından sarılmış olduğunu bilmeniz lazım.
Etrafınızdakilerin çoğunluğu her şeyi size soruyorlar.
Her şeyi hiç kimse bilemeyeceği gibi siz de bilemezsiniz. Bilmediklerinizi açıkça söyleyin.
Her hususta fikir beyan etmeyin, danışın, öğrenin. Monolog yapıyorsunuz. Diyalog yapmaya çalışın!
Hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak anlaşırlar.
Sadece sizin gibi düşünenleri işlerin başına getirmeyin!
Bugün birçok kamu müessesemizin işi bilmeyenler tarafından yönetildiğini görüyorum. Kadrolaşmayın!
Sadece sempatizanlarınızı veya öyle görünenleri kadrolara yerleştirmeyin.
"Hayır! Yapmıyorum!" demeyin. Ben Ankara'da yaşıyorum. Duyuyor, kontrol ediyor ve görüyorum.
Kapasitesiz, bilgisiz insanlar önce memlekete, sonra size zarar verir.
Diktatörleşmeyin! Milletvekillerinize dahi beyanat vermeyi yasaklamayın!
Medyayla, aydınlarla, yargıyla, askerle, üniversitelerle inatlaşmayın.
Sadece türban serbestliğini Anayasa'mızda değiştirmek dahi AB'ye girmemize büyük bir engel olacaktır.
Laikliğe, sizin tabiriniz ile ciğerden inanın, güvenin. Laiklik dini özgürlüklerin değişmez kanunudur.
Bir hadis-i şerif diyor ki: "Cenab-ı Hak sevdiği yöneticilerin yanına açık sözlü danışmanlar nasip eder,
sevmediklerine de dalkavuklar musallat eder."
Sıkça bahsettiğiniz büyük Türk düşünürü Edebali Hazretleri'nin öğütlerini bir kez daha okumanızı,
içtenlikle tavsiye ediyorum.
Saygılarımla...

Prof. Dr. H. Güntekin Köksal
Pet Holding
Yönetim Kurulu Başkanı"

Kaynak: http://www.milliyet.com/2008/02/17/yazar/yilmaz.html
February 09

Cumhuriyetimizin kara günü -09.Şubat.2008-